Sınıfı, yönelebildikleri yaşam biçimini güçlü bir biçimde etkileyen, genel ekonomik kaynakları paylaşan büyük çaplı insan öbeği olarak tanımlayabiliriz. Ancak bu terimin tanımlanmasında hem geçmişte hem de günümüzde farklılıklar görülmektedir. Yakın dönemlerde meslek kavramı toplumsal sınıfın bir göstergesi olarak kullanılırken, bazıları mülk sahibi olmayı öne çıkarmıştır. Kimi araştırmacılar ise yaşam biçimi seçimlerine bakmıştır.
Marx için sınıf, üretim araçlarıyla yani yaşamlarını sürdürdükleri araçlarla genel bir ilişki içinde bulunan insanların oluşturduğu bir öbekti. Weber’in tabakalaşma yaklaşımı, Marx tarafından geliştirilen çözümlemeyi yapılandırmış; Weber, bu yaklaşımı düzeltmiş ve ayrıntılandırmıştır. Weber, Marx’ın sınıfın nesnel ekonomik koşullar üzerine temellendiği görüşünü onaylamakla birlikte; sınıfın biçimlenmesinde Marx’ın tanıdığından daha fazla sayıda ve çeşitli etkenin önemli olduğunu düşünür. Marx’ın bütün toplumsal çatışmaların odağında ekonomik konular ve sınıf ilişkilerindeki kutuplaşmayı görmesine karşın Weber, daha karmaşık ve çok boyutlu bir toplum görüşü geliştirmiştir.
Weber, bir bireyin piyasadaki konumunun onun yaşam olanaklarını baştan sona güçlü bir biçimde etkilediğine inanıyordu; yani sınıfın “toplumsal statü” ile etkileşimini ve “parti” ile yakınlığını da vurguluyordu. Weber’in kuramında statü, kişilere başkalarınca yüklenen toplumsal saygınlık veya onur anlamında kullanılır ve toplumsal gruplar arasındaki ayrımları belirtir. Statünün işaretleri ve simgeleri —barınma, giysi, konuşma tarzı ve meslek gibi— bireyin toplumsal konumunun başkalarının gözünde biçimlenmesine yardımcı olur.
Weber’in statü ve parti kavramları üzerinde durulması gereken kavramlardır. Yukarıda belirtildiği gibi statü işaretlerinin barınma ve giysi gibi gözle görülebilir fiziksel unsurlardan kaynaklanması, modern toplumun soyut olana değil somut olana inanan materyalist bakış açısının bir sonucudur. Hayatın her alanında bu bakış açısı kendini gösterir. Giyilen elbiseden çay içilen mekâna kadar, ihtişamlı görünme ve kendini elit bir kesimin içinde görme arzusu, statü sahibi olmanın kişisel zevkler için kullanıldığı durumlardır.
Bizde marka elbise giyme arzusunun üreticilerin çakma ürünler üretmesini artırması ya da popüler mekânlarda vakit geçirme isteğimiz, statüye olan bağlılığımızın ve dolayısıyla bazı insanlardan daha üst bir sınıfta olma arzumuzun göstergesidir.
Bunun yanı sıra farklı olma çabalarımız da sınıfsal ayrışmaya neden olan bir diğer etkendir. Çoğunluktan farklı olmaya ve çoğunluktan ayrılmaya yönelik eylemlerimiz vardır. Kimimiz bunu dış görünüşümüzle, kimimiz düşüncelerimizle yapmaya çalışırız. Elbette herkesin farklılıkları olabilir; farklı giyinebilir, farklı düşünebiliriz. Ancak bunun marjinalleşmesi, kendimizi ayrı sınıflara ait hissetmemize ve dolayısıyla hiyerarşik bir düzenin oluşmasına zemin hazırlar. Ortama göre absürt sayılabilecek kıyafetler giyenler veya konuyla ilgisiz bir şekilde farklı fikirlerini ortaya atan insanlar buna örnek olarak verilebilir. Bu içgüdüler, insanın özünde bulunan farklı olma isteğinden kaynaklanır. Bu istek, kişinin kendini toplumdan ayrı bir sınıf olarak görmesini temellendirir.
Kişisel zevklerin bu şekilde tatmin edilmesi için devreye giren ego ve benlik, sınıflaşmanın tabakalaşmasına ve kitleler arasında belirgin çizgilerin oluşmasına neden olur. Bu çizgiler doğası gereği belirgin eşitsizlikleri beraberinde getirir. Varlıklı bir sınıfın bu yolla gelişmesi ve kendilerinden altta bulunan bir sınıfı basamak olarak kullanıp kendilerini statü sahibi bir birey veya kitle olarak göstermeleri olasıdır ve tarihte de sıkça görülmüştür. Bu durum, üst, orta ve alt toplum tabakalarının oluşmasına neden olmuştur. Tarihin her döneminde bu tabakalaşmayı net olarak görebiliriz. Özellikle kapitalizmin ortaya çıkışıyla birlikte sınıflar arasındaki mesafe daha da artmış; yoksul daha yoksul, zengin daha zengin olmuştur.
Marx’a göre bu durum, kapitalist düzenin özünde sınıf ilişkilerinin çatışması ile nitelendiği bir sınıf düzenidir. Sermaye sahipleri ile işçiler karşılıklı olarak birbirlerine bağımlı olsalar da bu bağımlılık oldukça dengesizdir. Sınıflar arasındaki ilişki, işçilerin kendi emekleri üzerinde çok az kontrolü olması ya da hiç olmaması ve işverenlerin kârlarını, işçilerin emeğiyle ortaya çıkan ürünlere el koyarak artırabilmeleri nedeniyle bir sömürü ilişkisidir.
Marx, bu görüşü doğrultusunda, kapitalistlerin feodal düzeni alaşağı etmesi gibi kapitalist düzenin de alaşağı edileceğini ve komünizmin kurulacağını ileri sürmüştür. Ona göre kapitalist sistemi ortadan kaldıracak olan işçi devrimi kaçınılmazdır ve bu devrim, sınıfların bulunmadığı; zengin ile yoksul arasında büyük farkların olmadığı yeni bir toplum yaratacaktır. Marx bu görüşüyle bireyler arasındaki tüm eşitsizliklerin ortadan kalkacağını söylememiştir; ancak toplumsal düzenin ekonomik ve siyasal gücü elinde bulunduran küçük bir sınıf ile kendi yarattığı servetin yalnızca küçük bir bölümünden yararlanan büyük kitleler şeklinde bölünmeyeceğini savunmuştur.
Ekonomik düzen ortak mülkiyete dayanacak ve bugünkünden daha insani bir toplum kurulacaktır. Marx, geleceğin toplumunda üretimin kapitalizmden daha gelişmiş ve daha etkin olacağına inanıyordu.
Muhammed Nurullah Kılıç





Çok faydalı bir yazı.