
IP MAN filmini şüphesiz neredeyse hepimiz birkaç kez izlemişizdir. Bu film serisi dört bölümden oluşuyor ve baş rol hep filmdeki usta Ip oluyor. Film her ne kadar biyografik bir dövüş sanatı filmi olsa da, gerek Foshan’da gerekse Hong Kong’da geçen sahnelerde fazlasıyla sosyal mesaj vermekte. Bu yazımı yazmamdaki amaç tam da bununla alakalı. Filmdeki dövüş sahneleri hiç şüphesiz çok kaliteli, ancak filmin verdiği sosyal mesajların bu kalitenin gölgesinde kalmasına razı olamıyorum. Bunun için elimden geldiği kadarıyla anladıklarımı sizlerle paylaşmak istiyorum.
Aslında bu filmin bence bu kadar derin olmasının sebebi, olayların yaşandığı tarihin yani biyografisi çekilen zatın (Yip Man) 19. yüzyıl sonları ve 20. yüzyılda yaşamış olmasıdır. Onun için kısa birkaç tarihi hatırlatmanın faydası olacaktır.
Özellikle 19. ve 20. yüzyılda Çin, çok çalkantılı bir ülke olarak karşımıza çıkıyor. 19. yüzyılda Çin’i yöneten Çing Hanedanı’nın afyon ticaretini yasaklaması ve gemilere el koyması sebebiyle Çin’in başta İngiltere olmak üzere batılı devletlerle arası bozuluyor ve Afyon Savaşları patlak veriyor. Savaşın ardından Hong Kong, İngilizlerin yönetimine geçiyor (1898). Ardından İkinci Dünya Savaşı sırasında Japonya bu bölgeyi 1941-1945 yılları arasında işgal ediyor; Japonlar çıkınca İngiltere tekrar yönetimi devralıyor. En sonunda 1997’de bazı anlaşmalarla Çin Halk Cumhuriyeti’ne devrediliyor. Bu kısa girişten sonra sanırım film hakkındaki görüşlerimi sizlerle paylaşabilirim.
Ip Man film serisi, ilk olarak usta Ip’in Foshan’da yaşadığı varlıklı ve saygın hayatıyla başlıyor. Ip Man karşımıza mütevazi ve becerikli biri olarak çıkıyor. İlk dövdüğü kişi ise kendi dövüş tekniği haricindeki diğer tekniklere saygı göstermeyen bir Çinli oluyor. Hayat Foshan’da normal ilerlerken Japonlar birdenbire Çin’i işgal ediyor. İşgalin ardından Foshan’ın nüfusu düşüyor, halk açlığa ve sefalete mahkûm oluyor. Filmin sosyal mesajları tam da buradan sonra başlıyor. Çünkü Japonlar halkı sefalet içinde yaşamaya mecbur bırakarak bir bakıma halkı kendilerine muhtaç ediyor. Her işgalci gibi tek istedikleri, halkın yaptıkları işgali kabul etmesi oluyor. Halkın içindeki hukuksuzluk, anlaşmazlık ve barbarlık hiç umurlarında olmuyor. İşgal altında olmanın sonucu olarak halkın erdemleri düşüyor. Aralarında birden işgalcilere yanaşan hainler ve eşkıyalık yapan serseriler beliriyor. İşgalden önce emniyet amiri olan adamın, işgalden sonra Japonların çevirmenliğini yaptığını görüyoruz. Bu adam zaman zaman hemşerilerinin ölümünü görmekte, hatta ölüme aracılık etmekte ama ses çıkarmamaktadır. Usta Ip bu adama “hain” kelimesini yakıştırıyor; ama bu adam karın tokluğunu daha çok önemsiyor olacak ki, şerefle pek ilgilenmiyor ve işine bir müddet daha devam ediyor.
Ip Man 1 filmi böyle ilerliyor ve usta Ip’in halkı ve arkadaşının intikamı için Japon generalle çıktığı ringde, Japon generali yenmesiyle son buluyor.
Ip Man 2 ise, Batılı olarak tabir edilen İngilizlerin Hong Kong’u Japonların ellerinden almasının ardından şehirde yaptıkları yasa dışı işleri konu alıyor. Burada başta İngilizlerle iş yapan Usta Hung ve arkadaşları Ip Man’a çok da iyi davranmıyorlar ve bu ustaların öğrencileri sıkça birbirleriyle kavga ediyor, anlaşmazlık çıkarıyorlar. Ta ki Usta Hung, İngiliz boksörünün Çin dövüş sanatlarıyla dalga geçmesinin ardından birlikte çıktıkları ringde İngiliz boksör tarafından öldürülmesine kadar. Usta Hung böyle ölünce Çinliler birbirleriyle kavga etmeyi birden bırakıyorlar. Herhangi bir kurs bir diğerine hakaret etmiyor. Birden anlaşmazlıklarını bir tarafa bırakıp ortak düşmana odaklanıyorlar; çünkü anlıyoruz ki ortak bir düşman edinmişler ve bu da onların ittifaklarını kolaylaştırmış. Ip Man 2, usta Ip’in arkadaşının intikamını almak için ringde İngiliz boksörü nakavt etmesinin ardından söylediği ırkçılığa dair veciz sözleriyle bitiyor.
Ip Man 3, İngiliz ve Amerikalıların Çinlilerin topraklarında Çinlilere zulmetmeleri, Hong Kong’da diledikleri gibi yasa dışı işler yapmalarını ele alıyor. Burada da en çok göze batan şey, Batılıların işgallerinden çok, Batılılara yardım eden yerlilerin ne kadar onursuzca davrandığı oluyor. Bu bölümde tekrar, gelenek ve göreneklere bağlı ve saygılı olan usta Ip’in zaferi ve eşini kaybetmesi ile bitiyor.
Film serisinin son bölümü olan Ip Man 4, Amerika’da geçiyor. Bu filmde Bruce Lee’yi Batılılara kung-fu öğrettiği için suçlayan bir dernek başkanı var. Bu başkana göre Batılılara kung-fu öğretmek, cellada kılıç vermekten farksız; bu yüzden usta Ip’in istediği referans mektubunu yazmıyor. Bu bölümde Çinliler kendilerini Amerikalılara kabul ettirme derdinde ve usta Ip’e göre kavga etmeden de yaşamak mümkün. Filme dair olan bilgilere burada son vermek istiyorum ve bu film serisinden bazı dersler çıkarmamız gerektiğini düşünüyorum.
Şöyle ki: Usta Ip tüm film boyunca yöresel kıyafetlerden asla vazgeçmiyor; hatta filmdeki kötü adamların neredeyse hepsinin Çin kültüründen bağımsız giyindiklerini görüyoruz. Yöresel kıyafetlerin iyilerle, yöresel olmayan kıyafetlerin kötülerle bağdaştırılması, bizde Çin yöresel giyimine karşı bir sempati uyandırıyor. Peki, bizim Çin yöresel kıyafetlerine karşı oluşan sempatimiz, neden Kürtlerin yöresel kıyafetlerine veya Müslümanlığın şiarı olan kıyafetlere karşı oluşmuyor? Neden bizler, kot pantolon veya takım elbise yerine şal û şepik giyenlere bu kadar ön yargılıyız? Bunun sebebi medya veya diğer kuruluşlarla oluşturulmuş ön yargı olabilir mi?
Ip Man filminde, eskiye körü körüne bağlılığın yanlış olduğunu vurgulayan diyaloglara çokça şahit oluyoruz. Aynı şekilde, eskiden kalmış olan mirasa sahip çıkmamanın eskiye ihanet olacağını film birçok kez vurguluyor. Filmin vermeyi başardığı en güzel mesajlardan biri, eskiye antika gözüyle bakılıp bir köşeye atılmıyor; eski onlar için bir değer oluyor, üstüne eklenmesi gereken bir değer. Öyle ki, bu değerlerine sahip çıkmayanlar ya serseri olup halkına zulmediyor ya da halkına zulmedenlere yardım edecek kadar hain oluyor. Sanırım bugün de aynı algıya ihtiyaç duyuyoruz; filmin benzerini biz de Kürtlerle mi çeksek demeden edemiyoruz.
Film, işgalcilerin bütün kötülüklerin başı olduğunu o kadar güzel anlatıyor ki işgal altındaki bir toplumun yaptığı hataları o topluma mal edemiyoruz. Yapılan tüm gayrimeşru işlerin sorumlusu işgalciler oluyor. Peki, filmdeki bu bakış açısı gerçek hayatta da geçerli olur mu? Mesela günümüzde işgal, bir halkın ya da toplumun geri kalmasına, ahlaksızlaşmasına sebep olabilir mi? Olabilir. Çünkü işgalciler, işgal ettikleri toplumlarda ahlak ve erdemi önemsemezler; sadece işgallerinin devam etmesini isterler. Halkın zenginleşmesi, erdem sahibi olması, halkı uyandıracak ve onlara şerefli birer varlık olduklarını hatırlatacak; onları ortak bir çatı altında toplayacak bir dinin halkın kalbinde yeşermesini istemezler. Dertleri işgal olduğu için, kendi dertlerini toplum üzerinde meşrulaştırmak isterler. Onlara “siz barbarsınız” derler; çünkü kendi barbarlıklarının görülmesini istemezler. Onlara “siz gericisiniz, sizleri biz yönetmeliyiz” diyerek halkın oto-yönetime dair olan özgüvenini kırarlar, ta ki halk onları yöneticileri olmaya layık görsün. Halka, onların kadim değerlerinin işe yaramaz olduğunu düşündürmek isterler. O yüzdendir ki çoğu zaman işgal altındaki bölgeler, kendi tarihine, örfüne, adetine, gelenek ve göreneklerine düşman olarak yetiştiriliyor. Dinleri, dilleri ve kitapları bu yüzden yasaklanır; kendi tarihlerini bilmelerini istemezler; çünkü onlar ancak kendi tarihlerini bilmezlerse, diğerleri onların aynalarını diledikleri gibi tutabilecektir.
Film hakkında daha birçok görüş dile getirilebilir ama şimdilik bu kadarı bana yetiyor. Tabii filmin haricinde, dünyadaki diğer filmlerle ilgili birkaç görüşümü paylaşmak istiyorum.
Şöyle ki: medya, haber ve iletişim kanalları, bugün toplumların düşüncelerini belirlemede en kilit role sahip araçlar. Mesela Amerikalıların Irak’ı işgalini konu alan Hollywood filmleri, bizlere olayı öyle lanse ediyor ki meseleyi bilmesek Amerika’yı haklı bulacağız. Ya da yine aynı Amerikalılar, Kızılderililerin topraklarını işgal ediyor, oraya yerleşiyor, ardından Kızılderili avlıyorlar. Ve bunu filmlerinde öyle güzel meşrulaştırıyorlar ki insanın Amerikalı olup Kızılderili öldüresi geliyor. Hatta hiç şüphesiz, çocukken izlediğimiz filmlerde hep kovboy olmak istemişizdir; asla Kızılderili olmayı hayal bile etmeden.
Daha önce de dediğimiz gibi, tahrip ya da yok etmek istediğin şeyi karala ki yaptığın tahribat hoşgörülsün. Aynı olaya Türkiye’deki filmlerde veya dizilerde de rastlıyoruz. Örnek olarak, Yeşilçam filmlerinde sunulan salak Karadenizliler, cahil ve kaba Doğulular, sapık ve sapkın imamlar gibi imajları çizerek tahriplerini, saldırılarını meşrulaştırırlar. Aynı şekilde, çektikleri savaş filmlerinde de, Amerika’nın dediği gibi, gidecekleri yere barış götüreceklerini iddia ederler; barışı bozmanın sözde meşru sebebi olarak. Aynı şekilde Fransızların çektiği bir Afrika filmi de aynı yöntemle sömürülen Afrikalıyı ilkel, barbar ve cahil gösteriyor ki işgali işgal olarak görülmesin. Verdiğim bu örneklerden de anlayacağınız üzere, sömürgeci sistemler yaptıkları işi asla sömürü olarak görmezler. Hatta öyle ki bu canavarlar, dişlerini geçirdikleri insanlardan diş ve pençelerinin vergilerini dahi isteyebiliyorlar. Bu yüzden, canavarların karşısındaki garibanların, kendilerinin canavarlara karşı borçlu oldukları düşüncesine kapılmamaları için, dönüp kendi hallerine bakmaları gerekmektedir.
Yazımın bundan sonrasını güncel sorunlara girip yazının alanını daraltmamak ve Silivri’ye uğrayan yollara dalmamak için siz değerli okuyuculara bırakıyorum.
Selametle…
Azad Zinar


