Said Kürtlüğün Kayıp Risalesi:

Said’i Kürdi’yi Kürt Gözlüğü İle Okumak ;
Halbuki her milletin kamet-i kıymeti başka bir elbise ister. Bir cins kumaş bile olsa, tarzı ayrı ayrı olmak lazım gelir.” (S.19) Yazarın bu kitapta Said-i Kürdi’ye giydirilen, yakıştırılan kumaşların, Said-i Kürdi adı altında onlarca yapılanmanın oluşumu ve ne yazık ki Kürdi’nin Kürt kimliğinin nasıl bu kadar manipüle edildiği adına konuşmacıların Kürdi’nin Kürt kimliğini istismar etmesini yazarın çok iyi bir yapı-söküm tekniğiyle gözler önüne serdiği görülüyor. Kitap, Türk İslamcı Nurculara zehir, Kürt İslam’ı ve Kürtlüğe vitamin vaat eder.
Var olan şey ne;
Kayıp olan sadece risale mi? Büyük Kürt düşünürlerinin nerede olduğu bilinmeyen korkulan ölü bedenler mi? Edebiyat mı, tarih mi…? Kayıp olan, üstü kalın tortularla kaplanmış, tozlanmış, adına konuşmacıların zihinleri bulanıklaşması, yok olması için ellerinden gelen çabayı sarf edip bir lisan, kültür, toplum nasıl yok edilir şiarı mı?
“Uzağa gitmeye gerek yoktu,
Zavallı annem bir kelime Türkçe bilmiyordu.
Ve bu bay Kürt yok diyordu.
Kürt yok! Güneş yok dermiş gibi,
Ay yok, yıldız yok dermiş gibi.
Bir halk nasıl inkâr ediliyordu?”
Sen’ Mehmed Uzun
Musa Anter’in ima ettiği üzere “sıfırdan başlamak” bile Kürtler için bir nimettir. Zira dünyada başka eşi benzeri olmayacak şekilde, Kürt halkı eksi ile sıfır arasına bir yüz yıl sığdırmak zorunda bırakılmıştır.

Kitaba tekrar dönecek olursak;
Yazarın üç bölümden oluşan kitabı başlı başına bir yapı-söküm diyebiliriz. Birinci bölüm (birinci Said yani eski Said), ikinci bölüm (ikinci Said yani yeni Said) ve son olarak önsözü kapanış kısmına bıraktığı üçüncü bölüm. Kitabın monografik türden olması, Kürdi’nin Kürt kimliği üzerinde detaylı bir araştırma yapıldığının göstergesi. Zihin dünyamızda Kürdi’nin yanlış anlaşılma sebeplerini parçalayan yazar, Said-i Kürdi’ye bakış açımızı çok farklı bir perspektiften değerlendirmemize olanak sağlıyor.
Kürdi mi, Nursi mi, Bediüzzaman mı:
Kürdistan’da Bediüzzaman olan bu zat, Türkler ve diğer Müslümanlar arasında Said-i Kürdi oldu. Zira tüm kimlikler ilişkisel/nispetsel anlamında nispidir. Türkler ve Kürtler topluca Kemalist karanlıkla karşı karşıya gelince de Said-i Kürdi, bu sefer Said-i Nursi oldu. Tarihin objektif bir şekilde ele alınması gerektiği hepimizin malumu. Konuşmacıların Said-i Kürdi kimliği üzerinden günümüzde dahi ne denli barbarca yıkımlara maruz bıraktığını, madun konuşabilir mi? Kürdi madun mudur? Madun ise konuşabildi mi? Sorularıyla baş başa bırakıyor. Kürdi’nin nasıl anlaşıldı sorusuna bir de Mücahit Bilici’nin gözlüğü ile bakalım:
Mücahit Bilici’nin Said-i Nursi ve Nurculuk Sözlerini Okurken:
“Nurculuk Said Nursi’nin ilerisine geçmek yerine bir yana fersah fersah gerisine düştü. Tahkik yerine taklidi seçti. Bir üstadı (ustayı) bir şeyhe (puta) çevirdi. Said Nursi’den sonraki nurcu grupların isimlerinde bile bu başarısızlığın izini görmek mümkündür. Nurcular arasında “YAZICI” ‘lar veya “OKUYUCU” ‘lar gibi cemaatler çıkmıştır. Ama bir “ANLAYICI” ‘lar cemaati çıkmamıştır. Klasik nurcular dışındaki tek tük istisnalar hariç fikir bile taklit edildiği zaman değersizdir. Nerede kaldı yazı ve söz. Nurculuğu ölüm hastalığına yakalatan şeylerin başında “ABİ” diye bir tür “SAHABE” otoritesi ihdas edilmesidir. Said Nursi’ye hizmet ettikleri için kutsal adam muamelesi yapılan bu insanlar, çoğu kez bir çocuk kadar dünyadan haberi olan kişilerdir.
Tatil niyetine sürgünler:
Öyle ki, Kürdi’ye bu oluşumlar safından bakıldığı zaman, Kürdi’nin sürgünlerle, zehirlenmelerle vb. zorluklara mücadele etmemiş gibi lanse etmek ne kadar bilinçli yapıldığını göstermektedir. “HÜR ADAM” olarak nitelendirdikleri Kürdi’nin bu kadar eziyet çekmesi trajikomik bir durum. Kürt coğrafyası, tarih boyunca farklı medeniyetlere, kültürlere ve dillere ev sahipliği yapmış, zengin bir mozaiğe sahiptir. Ancak bu zenginlik, uzun yıllar boyunca siyasi ve sosyal baskılar altında kalmış, kimlik ve varoluş mücadelesi vermiştir. Kürtler, kendi kültürlerini, dil ve değerlerini korumak adına direnmiş, ancak bu süreçte birçok zorlukla karşılaşmışlardır.

Bugün Kürt halkı, geçmişten gelen mirasıyla varlığını sürdürmeye çalışırken, adalet, eşitlik ve kültürel anlamda tanınma mücadelesi vermektedir. Tarihsel travmaların izleri hala derin şekilde hissedilirken, geleceğe umutla bakma çabası da devam etmektedir. Kürtlerin mücadelesi, sadece bir halkın değil, insanlık tarihinin adalet ve eşitlik arayışı için önemli bir ders niteliğindedir.”
MÎRZA ÇALAK


